Anasayfa / Cide Tarihi / Hasan Çelebi oğlu Halil Ağa

Hasan Çelebi oğlu Halil Ağa

KASATAMONU LİVASI MÜTESELLİMİ, KAZA-İ CİDE AYANI ve MÜCEDDİDEN SEKAYİN-İ DONANMAYI HÜMAYIN İNŞASINA MEMUR DERGÂH-I AN KUYUCU BAŞILARINDAN HASAN ÇELEBİZADE El-HAC SEYYİD HALİL AĞA

 

Daha önceki yazılarımızda Köy ve Sülale analizlerinden bahsetmiştik. Zaman içerisinde o analizlerimize devam edeceğiz. Bu yazımızda ise Cide tarihi açısından iz bırakan önemli şahsiyetleri ve bunların ailelerini inceleyeceğiz. Bunlardan en önemlisi Hasan Çelebizade ailesidir ve bu ailenin ileri geleni Halil Ağadır. Cide tarihinin seçkin şahsiyetlerinden biri olan Hasan Çelebizade Halil Ağa aslen Kütahya’nın Gediz İlçesi’ndendir. Silahşoran-ı Hassadan bir yeniçeri olup asker kökenlidir. Kapıcıbaşı payesi ile Kastamonu Mütesellimliği(Tanzimattan evvel vali ve mutasarrıfların uhdelerinde bulunan sancak ve kazâların idaresine memur edilen kimseler. Bunlara “voyvoda” denirdi. * Vergi tahsildarı),Cide Ayanlığı ve Firkateyn Nazırlığı görevlerinde bulunmuştur. Kendisi Cide’nin ilk resmi ayanıdır.1246/1831 tarihli Nüfus Defterine göre Kastamonu Livası, Cide Kazası İskelesi, Gideros Köyü nüfusuna kayıtlı olup,1181/1766(tahminen) doğumludur. Babası Mehmet Ali Ağadır. Oğulları: Hasan, Hüseyin ve Ahmed’dir. Ayrıca damadı(tahminen) Ali’nin oğlu Mehmet adında bir torunu da vardır. Mezarı, Güren-Akça Köyü, Çavuş Mahallesi kabristanındadır. Mezar taşında,”Hüve’l bâkî, beni kıl mağfiret ey rabbi yezdan, bihakkı arş-ı a’zam nûr-i kur’an, gelüp kabrim ziyaret eden ihvan, edeler ruhuma fatiha ihsan, sabık Kastamonu Mütesellimi Hasan Çelebizade merhum el-Hac Halil Ağanın ruhuna el-fatiha, sene 1255”yazmaktadır.Buradan 1255/1840 yılında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Nüfus defterinden,“seyyid” payesini taşıdığı ve Nakibü’l Eşraftan(Hazreti Hüseyin soyundan)  olduğu; mezar taşından ise hacca giderek hacıolduğu anlaşılmaktadır. Kendisi ile ilgili belgelerde bir açıklık bulunmasada, oğluna ilişkin bir belgede “Çerkez orijinli oldukları belirtilmektedir.
Âyânlar veya hanedanlar denen yerel aileler, Osmanlı İmparatorluğunun, taşrada merkezî otoritesinin kaybından sonra 17. yüzyılın sonlarından itibaren etkili olmaya başladılar. Bir taraftan devletin savaş alanlarında ihtiyacı olan askeri toplarlarken diğer taraftan iltizam sistemi ile mültezimliği aynı zamanda taşrada mütesellimliği de ele geçirdiler. Mütesellimlik makamı sayesinde hem idarecilik yapmakta hem de vergileri toplamaktaydılar. Böylece sahip oldukları askerî, idarî, malî görevlerle taşradaki nüfuzlarını pekiştirdiler. Taşrada, yerel güçlerden biri olarak, 19. yüzyılın ilk Yarısında Kastamonu Sancağı içerisinde etkin olan ailelerin başında Hasan Çelebizade ailesi gelmektedir.

Ailenin ileri geleni Halil Ağa Kastamonu’da muhtelif dönemlerde etkin bir şekilde mütesellimlik yapmıştır. İlk kez 1220/1805’de Kapıcıbaşı Mehmet yerine Kastamonu Mütesellimliğine atanmış ve sancak bakiyesini devralmıştır.1222/1807’de uhdesine verilen Kastamonu mütesellimliği mukataası ve avarızı refolunarak(kaldırılarak),Osman Ağaya ihale edilmiştir.1224/1809 yılında kendisini tekrar Kastamonu Mütesellimi görüyoruz. Bu yıl Tersane tarafından zabt ve idare olunan mukataattan Kastamonu Mukataası(Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi. * Ekilen toprak için verilen muayyen vergi)‘nın ikramiye, avarız(Tanzimat-ı Hayriye’den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler) ve saireden yetmiş dört bin kusur bakayasının tahsil olunarak Tersane Hazinesi’ne teslim edilmek üzere İstanbul’a gönderilmesinin kendisinden istemiş olduğunu arşiv kayıtlarından anlamaktayız. Daha sonra bu görevden ayrılmakla beraber,  1227/1812’de ise Süleyman Ağa yerine tekrar bu göreve getirildiğini görmekteyiz. Süleyman ağanının görülen hesabı sonucu selefinin mal-i miriden alacağı olan meblağ mukabili Halil Ağa tarafından İstanbul’a on beş bin kuruşluk poliçe havalesinde bulunulur. Bu para tahsil edilemeyince yeni mütesellimden ve ya icap edenden tahsili istenir. Ayrıca o yıl için mukataa bedelinden borcu olan akçenin de tahsili talebinde bulunulur. Arşiv kayıtlarında Süleyman Ağa ile Halil Ağanın selef-halef muhasebesinin görülmesi işlemi 1229/1814 yılına sarkmış görülmektedir. Muhtemelen mütesellimlikten de azledilmiş olmalıdır.

Bu çalkantılı dönemden sonra 1230/1815 yılında kendisinin, Ali Ağanın yerine Kastamonu Mütesellimliğine yeniden atandığını görmekteyiz. Bu kayıttan daha önce kaldırılan kapıcıbaşı payesinin tekrar kendisine geri verildiği anlaşılmaktadır. Aynı yıla ilişkin hesabı görülerek ahaliden alacağı varsa tahsil etmesi kararlaştırılır

1231/1816 tarihli bir diğer belgede Boyabat Pirinci ve Kastamonu Mukataaları Multezimi Hasan Celebioğlu Halil’in tersaneye olan borcunun ödendiği görülmektedir. Bu belgeden aynı zamanda Halil Ağa’nın mültezim (Devlet hazinesine maktu, muayyen vergi verip bir kısım memleketlerin aşar gibi varidatının tahsilini üzerine alan)de olduğu anlaşılmaktadır.

Halil Ağanın Mütesellim olduğu döneme ilişkin bir başka belgede, “Bilcümle eşkinci zeamet ve tımar sahiplerinden vuku bulan mahlûllerin tevcihi geldiği senenin mahsulü zaptedilerek tevcih olunacak kimseye sene-i atiye martından mutasarrıf olmak üzere beratlarına dercolunması hakkındaki karar mucibince Kastamonu sancağında vaki altı mahlûl tımar ve zeametin bir senelik hâsılatını irad-ı cedit hazinesine teslim eylemek üzere Kastamonu mütesellimi Halil Ağa uhdesine ihale edildiği ve taraf-ı ahardan müdahale olunmaması.” hususları belirtilmektedir. Buradan önemli bir arazinin kendi kontrolünde olduğunu görmekteyiz. Bu tımarlardan ne kadarının daha sonra 1858 Arazi Kararnamesi ile bu aile üzerinde kaldığı ayrı bir araştırma konusu olabilir. Zira bu nüfuzlu ailelerin çoğu daha sonra toprak zenginini olmuşlardır.

Bu arada Halil Ağa, aynı zamanda Cide’nin ilk resmi ayanıdır. Âyân deyimi, Arapça bir sözcük olup, Osmanlı devletinden önce ve Osmanlı devleti döneminde herhangi bir şehir, kasaba, bir zümre veya bir devrin ileri gelenleri; belli başlı büyükleri manasında kullanılmıştır. Bunun yanında taşrada halkın itibar ettiği, devlet ile halk arasında temsilcilik görevi görenler ile diğeri de devlet tarafından seçilen meclis üyeleri hakkında olmak üzere her iki makam içinde kullanılan bir deyim olmuştur. Halk arasında zenginler için de aynı deyim kullanılmıştır. Âyân, eşraf, ekâbir, erkân kavramları genellikle aynı anlamda kullanıla gelmiştir.

Osmanlı devletinde âyân olarak nitelenenler yüzyıllara göre konumları itibariyle farklılık gösterir. XVI. ve XVII. yüzyıllarda âyân denince ileri gelen kimseler kastedilirken XVIII. yüzyılda resmi âyânlardan başka şehir âyânı veya şehirlerin ileri gelenleri “Âyân-ı Vilayet, Âyân-ı Belde, Âyân-ı Memleket, Âyân ve Eşraf” diye adlandırılmakta olup, bunlar  XVI. yüzyıla göre daha güçlü duruma gelmişlerdir. Devlet XVI. yüzyıla nazaran XVIII. yüzyılda siyasî, sosyal, iktisâdî alanlarda birtakım bunalımları yaşarken, merkezi otorite güç kaybettiği ölçüde taşradaki yerel unsurlar, bu durumun tam tersine, güç kazandıkları gibi çoğunlukla merkezî otoriteye karşı bir tutum sergileyip, nüfuzlarını da oldukça arttırmışlardır. XV. ve XVI. yüzyıllardan beri var olan ve nüfuzlarını arttıran âyân ve eşraf sınıfı içerisinde; kapıkulları, yeniçeri serdarları, sipahi, kethüda yerleri, mültezimler, mukataa eminleri, azledilmiş veya emekli olmuş beylerbeyleri, sancakbeyleri, kadılar, müderrisler, müftüler ve bunların çocukları yer almıştır

Halil Ağa, Cide Ayanı iken 1228/1813’de Anapa(Çerkezistanın Abaz bölgesi)Kalesine bina emini tayin edilir. Yeni memuriyet yerine bir an önce gitmesi istenir. Kendisi bu göreve gitmek istemez ve Amasra’da özür beyan ederek vakit geçirir. Bunun üzerine 1229/1814’de üzerindeki kapıcıbaşı payesi ref olunur(kaldırılır).Sürgüne gönderilen Halil Ağa’nın Kastamonu Livası Hasları ve Boyabad Nehirleri Çeltik Mukataaları bedel-i iltizamından Tersane Hazinesi’ne olan borcunun o taraftaki emvalinden tahsili ile tersaneye gönderilmesi talep edilir.

1230/1815’deki bir başka kayıda göre Tersane Eminliği’nce, seren ve sütun mübayacılığının, Cide Ayanı Halil Ağa ve oğullarına ihale olunduğu anlaşılmaktadır. Kaza ahalisi(halkı) buna itiraz ederek mübayacılığın Eyüp namında birine verilmesini bir arzuhalle talep etmişlerdir. Bu kişinin iktidar derecesinin araştırılacağı ve konunun Tersane Eminliği’nce inceleneceği söz konusu belgede belirtilmektedir.1235/1820’deTersanece alınacak seren ve sütunların yine Cide ve Gideros bölgesinden tedarikinin kararlaştırıldığını görmekteyiz.1240/1825 yılındaki bir başka belgeye göre, Donanma için 1400 seren ve direk mübayacılığı ihalesini Cide Ayanı Hasan Çelebizade Halil Ağanın üstlendiği görülmektedir.

1239/1824’de Kastamonu Mültesellimi Şerif Ağa tarafından, Cide Ayanı Hasan Celebizade Halil’in oğullarının, zimmet-i miriyelerinin(devlete olan borçlarının) tahsili için Kastamonu’ya getirtilirler ve hapsedilirler. Halil Ağa taraftarları, Kastamonu mahkemesine doluşup, mahkûmları cebren mahpustan alarak mütesellim Şerif Ağa aleyhine halka mahzar tertip ettirip(halkın bu kişiyi istemediklerini açıklaması)ve hakimden de aldıkları ilamı(mahkeme kararı)İstanbul’a gönderdiler. Buna karşılık Kastamonu Mütesellimi Şerif Ağa, hakkındaki mahkeme kararının ve halkın talebinin zorlama ile olduğunu belirterek nüfuzunun zedelendiğinden bahisle istifa eder ve Sadaret Makamından görevinden affını talep eder. Hakkındaki mahkeme kararı, şikâyetler ve halkın mazharı dikkate alınarak görevden azledilip yerine sabık Amasya mütesellimi Emin Ağa atanır.Bu olay, Cide’lilerin  Kastamonu’da “mahkeme basması” olarak yıllarca dilden dile anlatılmıştır.

Bu arada ailenin hayır işlerinden de bahsetmek yerinde olacaktır. Eski Mütesellim Hasan Bey ve Hasan Çelebizade Halil Ağanın, Kastamonu, Köyceğiz Mahallesi’nde Ahi Ali Mescidi ve yanındaki Sadi Tekkesi mülhakından oluşan ortak vakıfları vardır. Vakfa bağlı camiye imam tayini ve vakıf gelirlerine nakit para aktarılması kaydıyla vakfın tevliyeti(yönetilmesi) için berat verildiğine dair 1246/1831 yılına ilişkin arşiv kayıtları mevcuttur.

1248/1833 tarihli bir belge çok ilginçtir. Bu belgeyi ilginç yapan birinci husus, Halil Ağa’nın Cide Ayanlığı’nın yanısıra Fırtateyn-i Hümayun Nazırı ünvanını da taşımış olmasıdır. Kendisi Cide ve Gideros’ta Donanmaya firkateyn yapmaya memur edilmiştir. Bartın ayanı Çalıkzade’ye de aynı ünvanın verildiğini görüyoruz. Bu belgedeki dikkat çeken ikinci husus ise o dönemde Kastamonu’da baş gösteren Tahmiscioğlu isyanıdır. Bu isyanı bastırmak için çevre liva ve kazalardan asker gönderilmesi talebinde bulunulmuştur. Halil Ağa Kastamonu ve Kengiri Mütesellimi’ne gönderdiği mektupta”kaimeyi alıp mucibince askeri izhar ve emre intizar” edeceğini belirtir. Açıkça anlaşılıyor ki asker sevki için kaime para talep etmektedir. O tarihte Osmanlı Devletinde “kaime” denen kâğıt paranın tedavülde olması diğer enteresan bir husustur. Ayrıca Sepetcioğlu Hikâyesi ile Cide’den asker sevki ve Tahmiscioğlu İsyanı arasındaki irtibatı bu çerçevede kurabiliriz. Ancak bu husus diğer bir yazımızın konusunu oluşturacaktır.

1248/1833 yılı, Hasan Çelebizade Ailesi için başka bir cepheden bakıldığında “kara” bir yıl olmuştur. Cide Ayanı Halil Ağanın oğulları:” mugâyir-i rızâ’harekete ibtidâr eylediği “gerekçesiyle sürgüne gönderilmiştir. Hasan Bozcaada’ya ve Hüseyin ise Çanakkale’ye nefy (sürgün) edilmiştir.1249/1834 yılında ise devreye vezir mürşir Hüsrev Mehmet Paşa girerek “kendisi ıslâh-ı nefs etmiş bulunacağından tahliye, memûr-ı inşâsı olduğu firkateyn-i hümâyûnumun güzerân etmeksizin tekmîline kemâl-i ikdâm ve müsâra’at eylemek şartıyla babası merkūmun ihtiyârlığına merhameten afv ü ıtlâkı” denilerek padişahın bir fermanı ile affedilmiştir. Af gerekcesinden de anlaşılacağı üzere ailenin yapımına memur edildiği firkateyn inşası henüz devam etmektedir. O dönemde bu tür sürgünler “uslandırmak” amacıyla yapılmakta 1–3 yıl arasında bir süreyle sınırlı tutulmaktadır.

Oğlu Hasan Bey kendisinden sonra ikinci resmi Cide Ayanıdır. 1255/1840 tarihli bir belgede Cide Ayanı Hasan Celebizade Hasan Bey’in Gideros İskelesi’nde yaptırmakta olduğu gemi hakkında Askeri Dar-ı Şura Reisi Hüseyin Paşa’ya gönderilen bir mektuptan bahsedilmektedir. Hasan Beyin ayanlığı uzun sürmemiştir. Zira yeni bir idari düzenlemeye gidilerek ayanlık kaldırılmış ve yerine Kaza Müdürlüğü ihdas edilmiştir. Bu çerçevede Cide’nin ilk Kaza Müdür Vekili, Tahmiscioğlu Hasan Beydir.(İki Hasan birbirine karıştırılmamalıdır.)

Halil Ağa’nın diğer oğlu Ahmet Bey 1266/1851 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Bu konuya ilişkin bir belgede, Kuyud-ı Beytülmal Tereke Defterinde Kastamonu kazasının Cide Karyesi ahalisinden, Şeyh Ebul Vefa Kurbunda, Darülhadis Mahallesinde vefat eden Hasan Celebizade Ahmet Bey’in terekesi tespit edilerek vereselerine teslim edildiğine dair müfredat kayıtlarının mevcut olduğu belirtilmektedir.

Cide’de 1210/1795 yılında Derebeylik iddiasında bulunan ilk kişi Derbederoğlu Ebubekir’dir. Bu kişi muhtemelen Satce Divanı Gemenen (şimdi Üçağıl Köyüne bağlı bir mahalle)Köyündendir. Bu konudaki Derbederoğlu Emri olarak bilinen Padişah Fermanında :”Kastamonu’nun Hoşalay Kazası’nın Cideli Karyesi havalisinde zuhur edip halkın malına ve şahsına yönelik saldırarak zulüm ve taaddiyatta bulunan Ebubekir nam şakinin tevkifi ve mahkemeye çıkarılarak gerekli cezanın verilmesine dair emir, ferman. Fi Evail-i Rabiulevvel 1211./M.Eylül/Ekim 1796 ”denilmektedir.

1840 yılına ilişkin bir kaynakta, Derbederoğlu Bilal Ağa’nın “sabık” ayan olduğundan, Ankara’ya sürgüne gönderildiğinden ve daha sonra af edilerek vilayetine döndüğünden ve kendi haline yaşarken halkın kendisini yeniden ayan yapmak istemesinden bahsedilmektedir. Bu kişinin Timle Divanı, Kayva(Denizkonak) Köyünden olması muhtemeldir.

Diğer taraftan, Hoşalay Kazası’nın(o tarihte Cide ve Hoşalay ayrı iki kazadır) son ayanı(muhtarı) ise Mehmet Ağa’dır.1264/1849 tarihli bir belgeye göre sabık ayanın halktan olan alacaklarının tahsili için Kastamonu Valisi Bekir Sami Beyin bir yazısından bahsedilmektedir. Tahsilâtın 1265 /1850 yılında sağlandığı anlaşılmaktadır.

Bunların dışında Cide-Hoşalay coğrafyasında köy ve belde ayanlarının ve muteberan/hanedan olarak nitelenen ailelerin olduğu bir gerçektir. Bu kişiler Kaza ayanın etkinliğini oldukça sınırlandırmışlardır. Erküt Divanı Ayanı, Memiş Oğlu, Sırma Oğlu, Makaracı Oğlu, Emir Oğlu gibi nüfuzlu kişiler, Hasan Çelebizade Halil Ağa’nın etkinliğini kendi sahalarında kısıtlamışlardır. Halil Ağa Güren Bölgesinde çok etkilidir. Karargâh kurduğu Çavuş Köyü’ndeki bir çınar ağacını, “darağacı” olarak kullanmıştır. Orada çok kişiyi astığı rivayet edilir. Ailenin nüfuz alanı Kurucaşile-Tekkeönü’ne deyin uzanmaktadır. Tekkeönü’nde “Hisar” denilen burunda çok güzel ve ihtişamlı bir konak vardı. Bu konak 20.yy. başına kadar Çelebizade ailesi tarafından kullanılmıştır. Daha sonra bakımsızlıktan harap haldeyken 1937 yılında yanmıştır. Bu konak güçlü bir Türk ayanın tüm gücünü yansıtmaktaydı. Bu güç, bir açıdan bölgenin doğal zenginliklerinin bu ailece kullanılmasıyla da oluşmuştur. Diğer taraftan özellikle 1827’de Navarin Baskını’ndan sonra Cide, Gideros ve Kurucaşile sahillerinde inşaası hızlanan tekne ve kanyon yapımcılığının bölge ormanları üzerindeki olumsuz etkisi çoktur. Buna İstanbul’daki Tersaneye gönderilen keresteler ve 1850’den sonra Zonguldak bölgesindeki maden kömürü için gerekli kereste eklenince Cide ormanlarının ne kadar tahrip edildiğini görmekteyiz. Tabiî ki bu işin tüm faturasını aynı zamanda kanyon müteahhidi olan, ayanlara ve derebeylerine çıkarmak haksızlık olur. Bu tarihten sonra da Cide ormanlarının hangi müteahhitlerce talan edildiği bilinen bir gerçektir. Halil Ağa’nın Irmak Çayının(Devrekâni Çayı’nın) Cide tarafında ise etkinliği azdır. Örneğin Memişoğlu’na sağlığında söz geçiremediği için öldüğü zaman,”aslında senin dirini kurşunlamalıydım”diyerek mezar taşını kurşunladığı rivayet edilir. Osmanlı Devletinde II Mahmut döneminden itibaren “ayanlığı” önlemek için “muhtarlık” sistemi getirilmiştir. Kastamonu Sancağı muhtarlık sisteminin Anadolu’da ilk uygulandığı yerlerin başında gelmektedir.

Ben yazımda dikkat edilirse Halil Ağa’dan Cide’nin doğal zenginliklerini sömüren ve halka zulüm yapan salt bir “derebeyi” olarak söz etmedim. Böyle bir yargı sanırım onun manevi şahsiyetini inciltir. O, ayanlığının yanısıra Cide’nin başarılı bir yerel yöneticisi, bir iş adamı ve sanayicisidir. Aynı zamanda bir döneme damgasını vurmuş önemli tarihi bir şahsiyettir. Kendisinin Cide’nin gelişmesinde önemli katkıları da olmuştur. Bunun için Çavuş Köyü’deki kendisinin ve mahiyetinin mezarları koruma altına alınmalı, mezarları yapılmalı ve etrafında çevre düzenlemesine gidilmelidir. Büyük insan, Halil Ağa’yı rahmet ve saygı ile anıyorum. O zindanlara sığmayacak kadar büyük olmayı, sürgüne gitmemeyi göze alacak kadar kararlı olmayı ve dik durmayı becerebilmiştir.

Hakkında İbrahim Dinek

İlginizi Çekebilir

Memleket Mektupları

    Sessiz Söyleşi, Sanal ikizimle sessizce bakışarak söyleşiyoruz. Anlatıyorum ona derdimi. Bedenimde deprem oluyor! …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Tema indir